Gök ve Deniz
Sevgili Dostum;
Ben korkağım. Hem de korkakların en korkağı!
İstanbul’un en nadide yerlerinden birinde yazıyorum bu mektubu.
Beykoz’dayım. Önümde
Bana mektubunda
Ben korkağım çünkü hayatın acılarını, mutluluklarını, kısa süren sevinçlerini, yalanlarını, gerçeklerini... Hiç birisini taşıyamadığımı fark ettim, dostum. Bu aslında fark etmede değil. Kendini söyleyebilme durumu sanırım. Korkağım çünkü hayattan fazlasıyla kaçıyorum. Burada olmam bile aslında korkaklığımın sonuçlarından biri. Sorumluluklardan, insanlardan kaçıyorum. Ama bu kaçış kendimi iyi hissettiriyorsa beni kim suçlayabilir ki? Bunu bana söyleyebilir misin? Belki hatırlarsın- kesinlikle hatırlıyorsundur- Küçükken seninle bir oyun oynardık. Karşılıklı oturup, bildiğimiz tüm doğruları sayardık seninle. Aklıma geliverdi şimdi.
Farkındasın değil mi? Sahi farkında mıyız?
Bizler ne kadar şanslı doğduk şu dünyada. Bu şansımızın ne kadarını kullanabildik hiç düşündün mü?
Ve insanlar ne kadar ikiyüzlü, sahte varlıklar.
İstanbul’u özlediğini bende biliyorum. Ama inan dostum, sen İstanbul’un değerini benden daha iyi biliyorsun. Sürekli iç içe yaşadığımız şeylerin güzelliğini fark etmek ne kadar da zor! Kokusunu özlediğin şehre geldiğinde, o kadar güzel duygular hissedeceğini biliyorum ki, keşke bazen bende seninle birlikte gitseydim diyorum. Seninle birlikte özlediğimiz şeylerden bir tanesi de
Yaklaşık 530 yıldır cihana hâkim olan devletin merkezinden, Topkapı Saray’ının hemen yanı başında olan Gülhane’den sana bunları yazıyorum.
Bazen o kadar garip düşünceler alıyor ki, senin bana neden beni özendirmek istiyorsun soruna karşılık, keşke söylemeseydin diyorum kendi kendime. Şaka yaptığını biliyorum ama benim ne tür şeylerden dolayı, bu düşüncelere sahip olduğumu bilmiyorum.
Gülhane Park’ında milleti bütünleştirmek için Tanzimat Fermanı yayınlanırken, şimdi burada yabancısından, yerlisine kadar birçok insanı görmek mümkün. Bilmiyorum o zamanın yerli insanı, (aydınlardan bahsetmiyorum) yabancılara nasıl davranırdı. Şimdi ki gibi yan yana masalarda
Rüzgâr çok esiyor, inan bunları yazmak için gösterdiğim çabayı görseydin, takdir ederdin. Bakır çaydanlığımı getirdiler. Eminim dört bardaktan iki tanesini sıcak içeceğim.
Gülhane parkı o kadar sakin bir yer ki. Burada sadece ağaçların söylediği nağmeye duyabiliyorsun ve tabi ki çocukların sesleri. Yürürken kitap okumayı o kadar özlemişim ki, Goethe’nin yazdıkları burayla birbirini tamamlıyor. Goethe ile tanışsaydım, ona soracağım ilk sorum, Gülhane Parkı’nın neresinde oturuyordunuz olurdu. Muhtemelen o da bana gülümseyip, beni kırmamak için, o büyük ağacın altında derdi.
Önümde iki tane çok
Farkındasın değil mi ne kadar bencil olduğumu? Bütün sözleri sonunda kendime getirdiğimi. O güzel âşıkların saflığını görmeyip, onları kandırmaya çalışacak olan hayattan nasıl da dem vurduğumu.
Neden ben bir pamuk ipliğine bağlandım? Mükemmeliyetçi olduğuma bazen inanmıyorum ama bütün bu soruların arkasında bu anlayış mı yatmakta ya da hastalık mı demeliyim?
Dostum, son iki gündür gözlerime uyku girmedi. Uyuyamadım çünkü romanlarda ki, kırılgan, kalbi hastalık içinde ki soyluları kendime o kadar çok benzetiyorum ki, doktorların onlara temiz havaya çıkmaları gerektiğini söylemeleri gibi, bende sanki o doktorlardan tavsiye alıyorum gibi güçsüz hissediyorum. İnsan neden bu kadar güçsüz olur? İnsanlar neden bu kadar güçsüz olur? Çocukluğumuzdan beri duyarız. “ İnsanların güldüğüne bakmayın, aslında onların içi nasıldır haberiniz var mı?” Neden bu kadar hassasım, bilmiyorum. Bütün insanlarda olan şeyler bana da oluyor demişsin. Evet, haklısın ama o insanlar nasıl kurtuluyorlar bütün bunlardan? Biliyorum çok fazla saçmalıyorum. Ama bazen insan hiçbir şey bilmek istemezken, ne bilmemek istemediğini de bazen bilmiyor. Buraya gelirken, yaşadığım bir olayı anlatayım. Üç tane çocuk. Biri on beş, on altı yaşlarında, sırtında bir-iki yaşlarında çocuk. Diğeri on üç-on dört yaşlarında bir erkek. Erkek o yaşında kadının karşısındakini
Dostum, şimdi biraz yürüyeceğim, bana yazarken, lütfen içinde bulunduğum durumu göz alarak, açıkça
Bilindiği gibi, herhangi birşeyi bilmek, bu bilgiden önce iki bilinen arasında karşılıklı
Bunun örneği, beşinci doğa olan feleklerin doğasını bilmemizdir. Dört ana doğa hakkında daha önceden bir bilgimiz olmasaydı, söz konusu beşinci
Felekler ve ana unsurlar arasında bulunan münasebet, tümünü birleştiren cins olan cevhere dayalı bir münasebettir. Söz konusu münasebet, aynı zamanda türsel münasebettir, çünkü o, tek bir cinse ait tür olduğu gibi aynı zamanda kendisi de bir türdür. Bu münasebet olmasaydı, doğalardan feleğin doğasının bilgisini öğrenemeyecektik.
El-Bari (Yaratan Allah) ile alem arasında adı geçen yönlerden (cevher-cins, tür ve şahıs) hiçbir münasebet yoktur. Dolayısıyla Allah, bazı kimselerin şahit ile gaibe istidlal etmek şeklinde zannetiği gibi, başkası hakkında öncesel bir bilgi sayesinde bilinemez. Onlar, bu istidlal yöntemiyle bilgi, kelam ve irade vb. nitelikleri Allah’a verebileceklerini zannetmiş, bu nitelikleri Allah’a yüklem yapıp ardından onlarla nitelenmekten tenzih etmişlerdir.
Allah’ı bilmemiz hakkında vardığımız kanaati destekleyen bir şey şudur: Bilgi, bilinene göre düzenlenir ve bilinen başkasından ayrılışına göre kendi zatında ayrışır. Bilinenin kendisiyle ayrıştığı şey, ya cevheri yönünden akıl veya nefis gibi bir zat olabilir ya da sıcaklık ve ateşin yakıcı olması gibi doğası yönünden ona ait bir zattır. Akıl nefisten cevheri bakımından ayrıldığı gibi ateş de başkasından ayrışmaz da, kendisine yüklem yapılan şey nedeniyle ayrışır. Buna örnek olarak, oturan kişinin oturması yada yazanın yazması gibi hal veya siyahın siyahlığı, beyazın beyazlığı gibi bir durum verilebilir. İşte bu, akılcılara göre, aklın idrak sınırıdır. O halde akıl için nitelediğimiz şeyin dışında kalan bir bilinen asla yoktur. Şu var ki, birşeyin başkasından ayrışmasını sağlayan özelliğini ya cevheri ya da doğası veya hali ya da durumu yönünden bilebiliriz. Akıl, söz konusu şeylerin bulunmadığı içbirşeyi kesinlikle algılayamaz.
Zikredilen bu hususlar Allah’ta bulunmaz. Dolayısıyla, araştıran olması ve teorik düşüncesi yönünden akıl Allah’ı bilemez. Teorik düşüncesi yönünden akıl Allah’ı nasıl bilebilir ki? Aklın dayandığı kanıtlar, duyu ve zorunluluk yada tecrübedir. Halbuki Allah, aklın kanıtlama yönteminde kendisine başvurduğu bu esaslarla algılanamaz. O zaman akıl için varlık kanıtı geçerli olabilir. Akıllı, delil yönünden Rabbini bildiğini ve Rabbinin kendisine bilindiğini nasıl iddia edebilir? Akıllı, yapma ürünlere,
Tevhit hakikatlerini öğrenmek isteyen kimse Allah’un kendisini birlediği tevhit hakkındaki ayetlere bakmalıdır. Hiç kimse birşeyi o şeyin kendisinden daha iyi bilemez. O halde Hakkın kendisini nitelediği şeye bakmalı ve Allah’tan onu sana öğretmesini istemelisin! Bunu yaparsan, aklın kendi düşüncesiyle hiçbir
İbn-i Arabi/ Fütuhat-ı Mekkiyye
Baş ağrılarım atak halinde geliyor. Tansiyonumu düşürtüyor. Göremez oluyorum. Düşünemiyorum. Hayal kuramıyorum. Ne muhteşem ki sonradan hayali yaşıyorum.
Dersime giderken, bir anda fikir değiştirip hastanenin yolunu tutuyorum. Bir hastaneye vardığımda bana “baş ağrısını çekenlere bizim hastane bakmıyor. Şuradaki hastaneye gideceksin” diyor görevli.
Bihaber gidiyorum hastaneye. İçeri giriyorum. İçeride herkes telaşlı telaşlı koşuşturuyor gözüküyor. Telaşın sinir olduğunu yirmi dakika sonra anlayabiliyorum sonra.
İlk önce hasta kabule gideceksiniz diyor görevli.
Başımın ağrısı gittikçe şiddetleniyor. Başım daha şiddetli dönerken, hasta kabule varıyorum.
Aman Allah’ım. Bir melek görüyorum. Hayır bu öyle meleklerden değil. Hani güzel yüzü olur, melek yüzlü deriz. Ya da ne bileyim güzel olanı meleğe benzetiriz. Bu öyle değil ki. Sıra bana geliyor. Beyazlara bürünmüş melek bana şaka yapıyor. Ve diyor ki, buyurun şikayetiniz nedir? Bu halisinasyon olmalı diye düşünüyorum. Kollarını bağdaş yaparak, masanın üstüne koyduğunda; derisinin eşyalara duyarlı halini gördüğümden olacak hayır halisinasyon görmüyorum diyorum. Aman Allah’ım insan şeklini bürünmüş meleğe cevap vermek zorundayım sanırım. Ne diyebilirim ki ona? İnce yüzlü, yüzünü nur kaplamış. Saçını arkadan toplamış, saçından bir tel için ah nelerimi vermezdim ki diye düşünürken. “Baş ağrısı” diyorum. Bir iki bir şey daha geveliyorum ağzımda. Diyorum ki, yanımda hiç para yok. Senet yapar mısınız? Cevabı, o sırada aklım yoktu ki aklımda değil diyeyim. Başımın ağrısı daha şiddetleniyor, hiç bir şey düşünemez oluyorum.
Bilgi İşlem’de işler şöyle yürüyor. Eğer bir hastayı yatıracaksanız hastaneye, ilk önce hasta kabule gidiyorsunuz. Oradan bir kağıt alıp, bilgi işlemde sıraya giriyorsunuz. Bilgi işleme görevli sayısı üçü geçmemek üzere, bazen iki, bazen üç kişi bakıyor. Eğer içerideki kapı tarafındaki görevlinin sırasına girerseniz, yanlış tercih yapmış olursunuz. Polisler yada hastane görevlileri gelip, o kapı tarafındaki görevlinin önüne hasta kabulden aldığımız o kağıttan bırakabilir ve o kağıt sayısıda ikiden az olmaz. O yüzden o sıra daha geç yürür. Sıra bana geliyor. Görevli hislerimi anlamış olacak, bir hata yapıyor. Soyadımı yanlış geçiriyor bilgisayara. Hasta kabule gidiyorum tekrardan. Ne yaptım, ne konuştum belirsiz. Tekrar sıraya girmek zorunda kalıyorum. Soyadımı yanlış yazmışsınız diyorum. Doktor kabul etmedi mi diyor. Anlamıyorum, ne demek istediğini. Sizin yanlışınızı düzeltmenizi bekliyorum diyorum. Kadın yüzüme bakıp sinirleniyor, gözüküyor. Yanıldığımı anlamam en fazla 40 dakika alıyor.
Doktora gözükmek isteyenler sırasına giriyorum. Hastanenin iç karartıcı sesleri, düşünmek isteyişim başımı dahada zorluyor. Başım daha fazla dönerken, vücudumu sinir kaplıyor. Neden bu baş ağrısı diye. İçeri girecekken arkamdaki adam doktorun yanına giriyor. Sırada ben vardım diyorum. Adam itiraz ederken doktor ikimizide içeri alıyor. Doktoru seviyorum. Sorular, net olmayan cevaplar. Kan testi istiyor. Nörolojiye gideceksin diyor bir de. Yeniden bilgi işlemde sıraya giriyorum. O esnada da, sırada sinirler gergin. Sıra, kavga sırası olmuş.Bir kadının kızı bayılmış o yüzden işlemini hemen yaptırmak istiyor. Kadına sıraya gir diye itiraz edenler. Biz de hastayız, aa olmazdı ki ama. Ben ne gördüğümün ya da ne hissettiğimin farkında değilim. Bilinçaltım ilk önce sıraya girmemi söylüyor. Kan tutar seni diyor bilinçaltım. Ve kan tutarken bu sırada bekleyemezsin diyor. Nörolojiyede kan testi sonuçlarıyla birlikte gidersin diyor. İşimi hallediyorum. Kızı bayılmış olan anneyi görüyorum. Kızı da görüyorum. Acıyorum sonra. Gözleri yarı açık, üstünde perişan halde elbiseler, sarı saçları dağılmış. Doktor sedye üstünde kanını alıyor içeriye sokmadan. Sıra bana geliyor. Kan tutmaması için ne yapayım diyorum. Soluna bak diyor doktor. Soluma bakıyorum. Elimi yumruk yapıyorum. Sağımda birşeyler acımaya başlıyor. Almaya başladılar sanıyorum. Sonra daha şiddetli hafif bir acı daha duyuyorum. Ve benim gözlerim yine kayıyor. Lanet olsun diyorum. O sırada kanımı alan hemşire damarı kaydı herhalde diyor. Allah Allah o ne demek şimdi. Dur heyecanlanma diyor, diğeri. Heyecanlandığım yok ne damar kayması diyemiyorum tabi. Diğeri eline alıyor iğneyi. O sırada kolumun diğer taraflarında ıslaklıklar hissediyorum. Kahretsin hiçbirşey göremiyorum. O sırada doktor giriyor. Damarı kaydı diyor hemşire. Biraz görmeye başladığımda, ne göreyim. Başımı öne eğerek, kılıcımı ona verebileceğim dilber, solumda bana bakıyor. Düşenemiyorum ki ne diyeyim ona. Birşeyler deme zorunluluğu hissediyorum. O sırada ayaklarımı yukarı kaldırıyorum. Doktorun ayağına kaldır diye seslendiğini duyuyorum. Kahretsin daha bitmedi mi diyorum. Ne oldu doktor diyorum. Bilmiyorum, ben daha yeni geldim diyor. Tekrarlıyorum. O da tekrarlıyor. Sol kolumdan da kan aldıktan, doktora hiçbirşey göremiyorum diyorum. Evet şu anda soğuk terler akıyor senden diyor. Hani bir şey koklatıyorlar, hemen ayılıveriyor insan. Ondan sizde yok mu diyorum. Bir pamuğa alkol dökmesini istiyor hemşeriden. Kokluyorum. Nasıl oldun diyor doktor. Biraz daha iyiyim diye başımı havaya kaldırıyorum. Kahretsin, iyi değilim diyorum. Yüzümü ekşitiyorum, alkollü pamuk dudağıma değiyor. Nasıl kokusu kötü dimi diyor. Votkaya benziyor diyorum. Kahretsin benim ayağa kalkmam lazım, tek başımayım daha bir sürü şey yapmam lazım diyorum. Sedye istiyor. Sedyeye yatıyorum. Dışarı bırakıveriyorlar beni. Hastanenin ortasında, elinde kan tüpleri, birkaç kağıt. Sedyenin üstünde kırmızı sırt çantası ve manto olan ben. Hastanenin ortasında öylece yatıyorum birkaç dakika. Kendi kendime şunları diyorum o sırada. O senin gördüğün kıza, kendinden daha az değer verdin. Ona yakışmazsın. Bırak unut.
Birisinden yardım istiyorum inmek için. 16-17 yaşlarında bir kız bana yardım etmek için bir düğmeye basıyor. Ayaklarım iyice havaya kalkıyor. Kız gülmeye başlıyor. Evet komedi filmlerinde ki gibi dimi diyorum. O sırada bir görevli gelip, ters dön, öyle yat diyor. İnmek istiyorum diyorum. Aynı şeyi tekrarlıyor. Burdan ineceğim, nasıl inerim diyorum. Ayaklarım havada. Ben, oturmuş bir vaziyette. İniyorum. Kan bankasını soruyorum. Aklım başıma geliyor o düşünceden sonra. Hastenenin yeni binasına gidiyorum. 10 dakika sonra kan merkezine geldiğimde, elimdeki kağıdı verip, buyrun kanımı diyorum. Siz yanlış gelmişsiniz diyor görevli. Olsun kanımı buraya bağışlamak istiyorum diyorum. Yok siz oraya bağışlayın diyor. Alsa verecektim, gerçekten. Hastaneninde bir önemi kalmadı, baş ağrımında. Sonunda kanımı vereceğim doğru yeri buluyorum. Yattığım yerin az ilerisindeymiş meğer. Hastaneye geldiğimden bu yana yaklaşık dört saat geçmiş. Dışarıda biraz otuyorum. Kan sonuçlarını bekliyorum. Beklerken düşünüyorum. Meğer bir şeye önem vermeyince, o önem verilen şeyin aslında bir hiç olduğunu düşünüyorum o sırada, nedense. Peki ya gördüğüm kız? Ona da önem vermeyince önemsizleşecek mi? Kahretsin hayır. Heyecanlanıyorum. Gülmeye başlıyorum sonra. Evet aradığım o diyorum. O konuda ne yapacaksın peki diyorum. İlla ki birşeyler olmak zorunda mı? Evet olmalı diye düşünüyorum. Kan sonuçlarını almaya gittiğimde onu görüyorum. Başımı başka tarafa çeviriyorum bilmiyorum neden.
Nörolojiye gidiyorum. Siz acil değilsiniz, ben felçlilere bakarım diyor doktor. Sonuçları alıp, ilk gittiğim doktora gidiyorum. Dahiliyeye ve nöroloji kliniğine gitmemi istiyor. İlaç yazıyor. Dahiliyeye gidiyorum. Dahiliye bir şey yapmıyor bana. Nörolojiden de, başka bir güne randevu alıyorum.
Geçen akşamı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Geçen geceyi, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.
Ben şu hayatım boyunca, sevgiliyi beyitlerle avunarak terennüm etmişimdir. Sevgiliyi hep beyitlerde aramışımdır. Ama ne yazık ki, öyle bir vakitte karşıma çıktı; bedeni acım fazla olduğundan duygularımla ona seslenemeyecektim. Aklın olduğu yerde ise de bir ikiyüzlülük olacağı aşikardı. Ve öyle bir vakit geldi ki benim için, o vakit olmasaydı onu asla göremeyecektim. Beklemeli miydim?
Peki ondan bir şey beklemeli miydim bilmiyorum.
Ona kendim birşeyler vermek istiyordum ama bedenim buna izin vermiyordu. Verse de beni tam anlatacak bir şey olamazdı. Gerçi bedenim izin verse de güzel olmayanı ona vermek, ona yakışmazdı. Çok iyi biliyordum ki, bedenim sıhhatli olsa, güzeli veremeyeceğimden dolayı, bir şeyler yapma isteğim sönüverecek, güzel olanın peşini bırakacaktım. Bilmiyorum.
Sonra aklıma sevdiğim bir gazel düştü. Sonra hikayesini düşündüm. İskender Pala’nın Aşknamesinde Şehnaz Beste’yi okuyanlar bilir.
Şair, kendi benliğini sevgiliye üstün tutarak o gece sevgilinin kapısına gitmemiş, ve bir ömür yaşayabileceği o güzel hayatı elinden kaçırıvermişti.
Bir bakıma bende de aynı şeyler geçerli idi. Sonra aklıma o hikayeye özendim mi ki, bunları yapıyorum dedim. Çünkü oradaki şairde benim gibi, sevgiliyi beyitlerde arıyordu. Okuduğu, yazdığı beyitlerdeki sevgiliyi o da görmüştü. Şeytanla bir süre cebelleştikten sonra bunun doğru olmadığına kanaat getirdim. Hem ben o halde, nasıl olurda o hikayeye özenerek, o hissettiğim şeyleri özenebilirdim. O kadar saat beni anlatan bir beyit arayıp dururken, ilk önce o
Ne yapacağıma karar verdim ilk. Şehnaz Beste’ye madem benzetiyordum olanları, o zaman olması gereken gazelde belliydi.
Mektup şeklinde olmalıydı ve mektubun kenarları tezhipli olmalıydı. Tezhipli kağıt ise hiçbir yerde yoktu. İnternetten bulmalıydım. Yanına yazıyı geçirip yazıcıdan çıkartıp, güzel bulduğum bir kağıda onu fotokopi yaptırmalıydım. Olanaksızlığıma biraz hayıflandım.
Bütün bunlar yarım saatimi aldı. Yaklaşık yirmi dakikada hastaneye yürümem alacaktı. Herşey bir saat içinde bitecekti sanki. Ben mektubu verecektim ve herşey bitecekti. Bu kadardı herşey. Kahretsin başım fenaydı ama önemli değildi. Yürürken, aklıma saçma sapan şeyler geliyordu. O yine hasta kabuldeydi. Ben ona mektubu veriyordum. Hemen güvenliğe haber verecek, güvenlikçiler beni sağ ve sol kolumdan tutacaktı. O karşıma geçip, benimle dalga geçicekti. Bana her gün böyle mektuplar gelir. Beni ne doktorlar istedi de varmadım, sen kim oluyorsunda bana böyle şeyler veriyorsun diyecek. Hasta yatağında yatan insanlar bile kalkıp, benimle dalga geçeceklerdi sanki. Yürürken birden bire kahkalara boğuldum. Dar olan yol geçitinden bana doğru gelen kadın, korkup geriye dönüp hızla yürümeye başladı. Kahkaham arttı tabi. Sonra üstüme başıma baktım. Fena haldeydim. Yaklaşık iki hafta traş olmamıştım. Ayakkabılarım çamurlu, üstüm başım ütüsüz ve dağınıktı. Umurumda değildi. Saçma düşüncelerden kurtuldum. Ve hastaneye vardım. Acil girişten içeri girdim. Heryere baktım, ama yoktu. Hastanenin içi labirent gibi olduğundan mı, yoksa heyecanlandığımdan mı, başım dönmeye başlamıştı. Başka bir yerden çıktım. Tekrar acil girişe girdim. Yaklaştım hasta kabule doğru. Evet oradaydı. Ve sırada kimse yoktu. Gidebilirdim, ona mektubu verip, herşeyi anlatabilirdim. O kadar güzel gözüküyordu ki. Yapamadım. Sol taraftan içeri girdim. Durdum. Cesaretimi topladım. Bir süre arkasından ona baktım. Birileriyle ilgileniyordu. Sol tarafında da biri daha vardı. Ben onun tarafından sıraya girdim. Eğer solundaki beni görse, bana buyrun dememesi için, hiçbir sebep yoktu. Ne diyecektim o zaman. Neden bunları daha önceden düşünmemiştim ki. O sırada hasta yakınlarından delikanlının biri, ben beklerken sürekli bana bakıyordu. Gözüne baktığımda hala bana bakıyordu. Başka yere bakıp, tekrar baktığımda hala bana bakıyordu. Dışarıdan nasıl gözüküyordum bilmiyorum. Sanki bütün hastane bana odaklanmıştı. O sırada Allah’ım nolursun, şuraya da biri gelsin der demez, birisi geldi. Önümdekilerin işi bitmişti. Sıra bana geldi. Hastanenin içinden gelen bütün sesler artmış, kulağımda uğuldar olmuştu. Sesler seçilemiyordu, bayılacak gibiydim. İlk gittiğimde ki gibi. Kahretsin konuşamayacaktım. Bana bakıyordu. Gitsem, olmayacaktı. Bir iki adım daha atttıktan sonra konuşabilcek duruma gelecektim. Konuşmak içinde bağırmam gerekecekti. Arada küçük bir boşluk olmak üzere aramızda koskacaman cam vardı. Sahi bunlar neden şimdi aklıma geliyordu sanki.
Mektuba hemen göz attım. Mektupta ise şunlar yazılıydı:
Feryad ki feryadıma imdad edecek yok
Efsun ki gamdan beni azad edecek yok
Tesir-i mahabbetle yıkılmış güzel amma
Virane dili bir dahi abad edecek yok
Kes varsa alakan bana ey tali- dünum
Sen var iken alemde beni yad edecek yok
Hakkıyla bilir zar gönül halet-i aşkı
Mahirdir o fende anı üstad edecek yok
Ya Rab ne içün zar Efvahi şu cihanda
Naşad edecek çoksa da bir şad edecek yok
Affedersiniz, bu size ait dedim. Şaşırmış bir halde, içinden söyleyerek “bize mi?” dedi.
Kağıdı açmasıyla, arkamı dönüp hızlı adımlarla uzaklaşmam bir oldu. Konuşamamıştım. Ama o kadar mutluydum ki. O kadar da heyecanlıydım. Hastaneden çıkıp sola döndüm. Bir solu daha döndüm, ve ben mutluydum. Haberi vardı benden. Tek düşündüğüm bu olmuştu. Umurumda değildi, bana lutfetmesi. Benden haberi vardı ve ben bundan dolayı o kadar mesuttum.
Boğazı izlerken, şu anda senle dalga geçiyor olabilir dedi akıl. Gönül, varsın dalga geçsin, ben onu seviyorum dedi. Sonraki konuşmaları ise şunlar oldu:
- Sen seviyorum diyorsun, fakat dalga geçen insan sana yaraşır mı hiç? Bu ne biçim iş, eğer hayalindeki kız oysa, o kız dalga geçmiyor olacaktı. (akıl dalga geçildin demeye hazır. Akla bak.)
- Ben bir an olsun, ondan karşılık beklemedim. Bilmez misin akıl, sevgilinin ettiği her cefa, beni göklere çıkartır. Eğer ben orda kalsaydım, onun ettiği cefalar; beni mutlu ederdi, sen bana karışıp, olmadık şeyler söyletmeye çalışırdın. Halbu ki işin özünü kavramış değilsin. Sen hala bedende varsın. Ve ben orada kalsaydım, bana olmadık şeyler söyletmeye çalışacaktın.
Diye tartışılarken, susturdum onları. İstanbul’u izlemeye koyuldum. Martıları izledim boş bakışlarla. İstanbul daha
Aşığın birisi, yana yakıla sevgiliye kavuşmak istiyormuş. Sevgili sonunda ona acımış ve randevu vermiş. “Filanca gece, filanca yerde ol. Seninle orada bir araya gelelim” demiş. Gece yarısı sevgili oraya gidince ne görsün! Önceden gelen aşık, uykuya mağlup olmuş, sevgiliyi beklerken uyuya kalmış. Bunun üzerine sevgili, aşığın cebini cevizle doldurmuş ve ona bir de mesaj bırakmış. Demiş ki: “Sen aşık olacak yaşta değilsin. Henuz çocuksun. O halde çocukların oynadığı gibi, bu cevizlerle oyna.”
Sevgiliyle buluşmak istedim. Bu nüktede olduğu gibi uykuya daldım.
İnsanlar sureten birdir fakat yetiştiriliş açısından çok farklıdır. Eğer suretle görünüşte insan bir olsaydı; Hz. Muhammed ile Ebu-Cehil bir olurdu demişler.
Onun vasıfları benden o kadar yüksek ki, ben onun yanında dağ başından şehre gelmiş insan olurum. Ben kalemin ucunu görürüm. O, kalemi tutan eli görür.
Sevgili söz söyleyecek kudrette olsam, bilirsin söylerdim.
Herşey yeniden başlıyor.
Bu şehir beni hayal kırıklığına uğrattı. Öyle ki İstanbul ne kadar övülse, cümleler eksik kalır. Bende ne kadar hayal kırıklığımın içimde yankılanıp içimde acıyan vasıflarımı anlatsam, eksik kalır.
Sözlerin haddi hesabı yok. Bilinenden ölümsüzlüğe doğru giderken haddi hesabın manası yok.
Lanetlilerin yanında bulunarak…
İstanbul be. Ne olurdu kollarını bana açsan. Beni sımsıkı sarmalasan. Sözlerime kulak ver, versen ne olurdu?
« Önceki :: Sonraki »